_aLper_'s profilebatdog90(ALPER)PhotosBlogListsMore Tools Help

batdog90(ALPER)

SAYFA GEÇ AÇILABİLİR LÜTFEN BİRAZ BEKLEYİN..
Image Hosted by ImageShack.us
March 11

Yazar Burada İçini Döker!!


    

Image Hosted by ImageShack.us


 

 

 


 
    

    

Koptum Yaaa Mutlaka İzleyin...


Sagopa Kajmer Verse

Zulüm taşıyla kanatı verdi başımı felek kahpesi
Düşüncemden senide çaldı elimde hırsız kellesi
Gık çıkarmaz dilden aciz sessiz Sagopa dilsizi
Vaktim gelir şimşek çakar kırılır dilimin kemiği
Güçlü rüzgar nefesi, selvi dağ tepesini viran etti,
Kalp hayat endişesiyle akan zamanı tavaf etti.
Gözler sözlerin sertliğiyle yaşa bulanıp ah çekti
Sensiz geçen günlerin kazası yok be sevgili
Saadet yanımdan ayrılmasın
Kasvet ağacımı taşladım,
Ham meyveler topladım,
Sessizlik beni dilsiz yaptı
Kalem düşman ellerinde temiz kalbi karaladı
Bu hasret beni yaraladı
Sagopa takvime çentik attı!
Gönlüm aydın, ruhum yüzüme yuva kuran bir kuş
Kalbim çıkık tıpkı tablocasına duvardan düşük ve tuş
Gözlerim alçak seyirde yüksekler desteksiz uçuş
Ellerim dilimi büker,
SAGO ZORDA OLSA KONUŞ ! 


 

 

  MSN LİSTENE EKLEMEK İÇİN TIKLA!!


  


    

                                                              

  


 

KENDİ ÇALŞIMAM!!


 

SİVİL ÜNİFORMA GİYMEZZZZ

Heves edip almıştık, herkes alıyordu, biz de sürüye uymuştuk, babama kimbilir kaç liraya

patlamıştı, benim de vardı da, ya beş kere giydim ya altı.
Galatasaray üniforması... Yok, takımın fo
rması değil, okul giysisi.
Gri pantalon, lacivert ceket, göğüs cebinin üstünde sarı ve de kırmızı GS arması... 1927 yılından önce “gayın” ve “sat” harfleriymiş bunlar, sonra yeni yazıya uydurmuşlar, “ge” ve “se”...
Şapkası, daha doğrusu kepi de vardı da, onu hiç giymedim.
Formayı da yalnızca ilkokul çaylarına giderken, yılda bir.
Biz Galatasaray Lisesi’nde forma giymezdik, sevmezdik de... Giyene inek gözüyle bakılır, alay konusu olurdu. Okulda berduş gezmek esastı... Bu özgürlüğümüz vardı.
Başka okullara giden lastik kravatlı, formalı çocuklara da acırdık... Zavallılar, Darülaceze’den giydirilmiş öksüz bayram çocukları gibi hep bir örnek... Altı kaval, üstü şeşhane... Boynunda boyunbağı, ayağında lastik ayakkabı.
Sabah Gazetesi’nde Emre Aköz bir laf etmiş de, “üniversiteye üniforma zorunluluğu getirebiliyor musunuz” diye, oradan aklıma üşüştü bunlar. Emre diyor ki, “hayır, çünkü orası, on sekiz yaşını aşmış, cezai sorumluluğu olan, vesayet altında bulunmayan vatandaşların gittiği bir yer”... Haklıdır.
Ancak bundan, “on sekiz yaşın altında sivil çocuklara üniforma giydirilebilir” gibi bir anlam çıkıyor. Çıkmasın Emre.
Askeri okul öğrencisi olmayan hiçbir çocuğa, kız ya da erkek, hiçbir üniforma giydirilmemelidir!
Bu bir “on dokuzuncu yüzyıl kalıntısıdır”... İleri ülkelerin hiçbirinde de yok artık.
Fransa, İngiltere gibi ülkelerde vardı, Rusya’da çarlık döneminde üniversite öğrencileri bile üniformalıydı!
Biz de onlardan aldık, üstelik eğitimcilerimiz bunu pek sevdiler. Amaç, çocukları hizaya getirmek, adı üstünde “üniformize” etmek yani tornadan çıkmış gibi birörnek yetişmelerini sağlamak, hadi açık söyleyelim, büyüyünce askerliğe hazırlamaktı!
Bu totaliter zagon, otoriter ruhlarımıza pek uygun düşmüştü!
Günümüzde de sürüyor: İlkokul öğrencileri ortalıkta karafatmalar gibi dolaşıyorlar, lise öğrencileri de mektebine göre kimisi lacivert, kimisi yeşil, kimisi mor birtakım ceketlerle. Kızların kimisi ekose, kimisi düz gri etekli.
Kızlara forma giydirmenin, bir de “onları çirkinleştirmek” gibi, herkesin bildiği ama hiç dillendirilmeyen gizli bir nedeni vardır. Çirkinleşecekler ki oğlanlar bakmasınlar, “arzu edilmeyen” ilişkiler gelişeceğine, otursunlar derslerine çalışsınlar!
İlköğretim için de saçmasapan nedenler ileri sürülmüştür: Efendim çocuklar çok koşup oynuyorlar da düşüyorlar kalkıyorlar, üstlerini başlarını kirletiyorlar, annelere çamaşırda zorluk çıkmasın!
Ya da, hepsi birörnek giyinirse sınıf farkları göze batmazmış. Öbür türlü, zengin çocuğu fakir çocuğundan daha iyi giyineceği için sorun çıkarmış.
Pisliği temizleme değil, halının altına süpürüp yok sayma yöntemi!
Bütün bu gerekçelerin hepsi palavradır. Amaç, çocukları “itaatli” birer robot olarak yetiştirmektir.
Formaları çocukları sırtlarından çıkarınız, kendilerini çok daha özgür hissedecekler, derste soru sormaya falan da başlayacaklardır, “sorgulamaya” geçeceklerdir, korkulan budur.
Hedefi Avrupa Birliği’ne girmek olan bir Türkiye, gençlerini birer “birey” olarak yetiştirmeye mecburdur.
Bunun ilk adımlarından bir de, sırtlarından üniformayı çıkarmaktır. “Sivil vatandaşına bile üniforma giydiren otoriter bozuntusu bir ülkenin” Avrupa’da yeri olamaz.
Daha sonra da elbette Mussolini İtalyası, Hitler Almanyası ve Stalin Rusyası’nın faşist spor gösterilerinin ülkemizde niçin sürmekte olduğunu sorgulamaya sıra gelecektir, oligarşi istese de istemese de...
Bugün, üniversitede kimin ne giyeceğine karışılmıyor ama kimin ne giyemeyeceği maşallah pek güzel saptanmış, YÖK marifetiyle.

Bakalım iktidar, türban konusunda gösterdiği “hassasiyeti” ilk ve orta öğretim düzeylerininin kılık kıyafet meselesinde de gösterebilecek midir, yoksa onun özgürlükçülüğü de balon mudur?

 


    
Tiyatro Oyununun Resimleri!!!


Bütün gece yüzümde hissettiğim akıcı sıcaklığın kan olduğunu fark ettiğimde anlamıştım sabah olduğunu.Bilmem bu kaçıncı geceydi sensizliğin içinde beni yiyip bitiren.Belki de sonunu getirmek istemiştim bu isteksizliğin.En büyük acıydı benim için can sıkıntısının nedenini bilmemek.Ben kendime binlerce soru sorarak geçirdim vakitlerimi.Niye,niçin,neden?Cevapları hiçbir zaman bulamadım.Belki de buydu insanı canından vazgeçmeye sürükleyen şey.Her zaman vardı içimde sonunu çabuk getirme isteği.Ve şimdi hayat için geçerli olmuştu bu nalet istek.İlk defa o gün sevmiştim kendimden çok birini,merak etmiştim ne yaptığını bensiz geçen zamanlarında.Neden bilmiyorum ama ona kavuşamadığım , onu göremediğim her vakit beni ona daha çok bağlamıştı.Elde edememek her zaman beni daha da hırslandırmıştı hedeflerime karşı.Sende yaşadım hırsımın zirvelerini ve sende bitirdim.Ve sonraları anladım isteksizliğim sebebi sadece amaçsız kalmaktı.Gittiğim yol istediğim yere gitmiyorsa niye devam edeyim ki bu yolda gitmeye.Ve öyle yaptım bitirdim,sona erdirdim hayat yolundaki serüvenimi.
Şimdi hissediyorum ruhumun parmak uçlarımdan yavaşça aktığını,bir şeylerin bende uçup kaybolduğunu sonsuzluklara doğru.Ruhum benden kaçıp gidiyor ama sonum son süratle akıp geliyor.


Gold Glitter Explosion Images # 176128 

 

TAKKENDEN vazgeçmezsin...

Şalvarından da...
"Kısa bıyık, uzun sakal sünnettir" dersin.
Hatta...
Her pazar, "Efendi Hazretleri"nin pazar vaazı için Kadıköy’den Fatih’e koşturursun.
Ve alkolün bir damlası bile geçmez boğazından.
Dünyeviliğin isterik çağrısına kapalı olmak gibi bir dert taşıdığın da gün gibi aşikár...
Ama işte sevgili hacım, sonuçta sen de bu mahallenin çocuğusun.
Tuttuğun takım şampiyon olmuş, acayip mutlu, müthiş gururlusun.
Yakasız mintanının üstüne geçirdiğin sarı lacivert formayla...
Ellerinde biralarıyla kutlama yapan "Mühendis Enis" ile "Avukat Ertekin"in arasına dalıvermişsin.
Bir halay coşkusu taşıyor yüreğinden.
"İki Türkiye" teorilerine inat.
"Yaşam tarzı" korkularına meydan okurcasına...
Bir arada kardeşçe yaşamanın mükemmel bir tablosunun oluşmasına katkı sunmuşsun.
Farklılıkları anlamsızlaştırmış, öcü masallarını boşa çıkarmışsın.
Yani sınıfsız, kaynaşmış ve imtiyazsız bir kitlenin sempatik mi sempatik bir çocuğu oluvermişsin.
Hem de...
"Ben senin birana karışmam, sen de benim şalvarıma karışma" şeklinde tatsız ve aşırı didaktik bir anlaşma falan yapmadan.
Buna gerek bile duymadan.
Dünyanın en olağan olayına imza atarcasına.
Ne diyeyim?
Helal olsun sana hacım!
Bin kere helal olsun!


MATEMATİK SINAVINDA KAFAYI YİYEN ÖĞRENCİNİN KAĞIDI!!!


Cihanda kaybolan yıllarım ve içine düştüğüm feci günahlarım, sakladığım sevaplarımla yaşadım. Faciaların bedelleriyle ağladım, ben anladım, karikatür komedya koydum adını buranın. Deneyiminle deneyi bir denek misin ? Gırtlağında halata bağlı sen binek misin ? Rüzgârın hızıyla savrulur sözün elaleme. Onların şamarlarında ezilen bir sinek misin ? Rap dölüyle üreyen her satır karamsarhanenin dili, Batdog yaşlı bir çocuktu zaten yıllar öncesi. Aknelerime dokunamazdım, kan gölü olurdu suratım, lisede aynadan kaçardım, yorgan altı ağlardım. Ben parayla geç tanıştım, çok güzeldi aşık olamadım, yine de vardı kalbini çaldığı dostlarım. Ben onunla "merhaba" sohbetinde kaldım, yüz göz olamadım, aldattığı dostlarımda merabalaşırım. Yağmalanmış her taraf ve hibme olmuş ber taraf, kadim bedenler işgüzar seçil ve seç civarlarında tek mi kaldı Kajmeran? Dudaklarımda bal yok, oysa tek dilekti mutluluk.

Sönen mumun emanetiydi gözüme sanki karanlık, dönen şu dünya sanki taş ve biz içinde çorbalık. Katıksız iyiyi bulana dek mi sürecek tek devamlılık? Beddua, kötüyü servis edene sordum. Biz doğarken dargındık. Hoş seda duyun sabah bir martı uçurun gökyüzünden, hediye edilen günlerinde bir duacı ol uluya anlaşılmadan kapanmasın, o gözlerin sulanmasın darbeler yesen de yüreğine affetmek en asil intikam. Varsa bir duvar dayan, yoksa bir duvar yarat, karanlık olduğunda mumdan bir güneş yarat, kanatların kırılmasın, umutların nicesi 24 karat. Belki talan olan o manzaran tedavi acizi. Ya belki kalanı hür tutan ümit tebessümünde yaralı kim bilir? Sen sefilse duygular, ömrün yarısı yalpalar, zamanda doğar o anlar ya da bir anda yok olurlar. Kalleş olsa dahi bir an için o yadigâr dostlar, etme ses ve affet, bir gülücük haşlar. Gözlerinde damla yaş var. Bir hüsran aldı can hicranla kanar.


 

Gold Glitter Explosion Images # 176128

 

ÇİLE


Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...

Pencereye koştum: Kızıl kıyâmet!
Dediklerin çıktı ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mâvi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna "yok"un,
Kustum öz ağzımdan kafatasımı.

Bir bardak su gibi çalkandı dünyâ;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikât, al sana rûyâ!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çâre diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünyâ etti hediye.

Bu nasıl bir dünyâ, hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamânı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakîkat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşyâ uzakta?
Gözsüz görüyorum rûyâda, nasıl?
Zamânın raksı ne, bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

Bir fikir ki, sıcak yarada kezzab,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selâm, selâm sana haşmetli azâb;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci kat gök, esrârını aç!
Annemin duâsı, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku kaatillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Tesellî pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rûyâlarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...

Akrep, nokta nokta rûhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim  mesâfelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
Her gece rûyâmı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü, ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

Lûgat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvablarım, tutun elimden;
Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?


Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mîmârının seçtiği arsa;
Hayattan muhâcir; eşyâdan öksüz?

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakîkatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabîatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamânın, hem geleceğin.

Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde Mâverâ Dede.
Yandı sırça saray, İlâhî Yapı,
Binbir âvizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nûr, çevre çevre nûr.
İçiçe mîmârî, içiçe benlik;
Bildim seni ey Râb, bilinmez meşhûr!

Nizâm köpürüyor, med vakti deniz;
Nizâm köpürüyor, tâ çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni âheng, al beni birlik!
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şâirlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!

Öteler, öteler, gayemin malı;
Mesâfe ekinim, zaman mâdenim.
Gökte saman-yolu benim olmalı!
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuz'a varmak...


 

 

Teknoloji

Loading...Loading...

Sandbox

Loading...
Photo 1 of 1

Windows Media Player